Taş Ustası İle Mühendis

(Masal-hikâye-gerçeklik karışımı amatör bir deneme)

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde büyük bir medeniyetin işgal ve tahrip edilmiş, uzun yıllar çeşitli talanlara maruz bırakılmış, stratejik noktaları ele geçirilmiş, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, halkı çok çekmiş, nesillerinin genetiği değiştirilmiş; yıkılmış, bitap düşmüş bir kenti vardır. Bu perişan kenti yeniden inşa etmek ve insanlarını biraz olsun huzura-rahata kavuşturmak, beldeyi mamur hale getirmek için değişik yollarla uğraşan, emek veren mimarlar, mühendisler, kent plancıları, yapı ustaları, kalfalar vardır.

Klasik eğitim almış, taş bina yapan bir taş ustası (mimar da diyebiliriz) vardır. Bu Taş Ustası her bir taşın, ağacın, malzemenin tek tek işlenerek; uyumu, verimi gözetilerek bina-yapı-kent inşa etmenin önemine inanan bir gelenekten gelmektedir. Taş ustası ve arkadaşları daha önceden projelendirilmiş bir mastır plan çerçevesinde taşlar yontmakta, malzemeler hazırlamakta, ince işçilik yapmaktadır. İnşa etmeyi düşündüğü binanın temel malzemelerine itina ile şekil vermekte, bir bütünlük içinde onları işlemektedir. Eski usul çalışan Usta taşlarını yontup onlara şekiller verirken yanına modern eğitim almış, batı görmüş bir Mühendis gelir. Mühendisliğe, çizim hesaplarına önem veren, fakat yapı malzemelerini ve işçiliği önemsemeyen, hayal dünyası güçlü bu mühendis Mimara: “bu taşlarla, yapı malzemeleriyle niye uğraşıyorsun? Taş bina yapmak çok zordur ve uzun zaman alır. Bunlarla uğraşma. Gel, bak biz projesini de çizdik prefabrik, hızlı şekilde binamızı kuracağız. Modern, batı tarzı inşa yöntemleriyle, hazır malzemelerle bu işi çabucak halledeceğiz. Sizinki zahmetli ve uzun bir yol. Bizim kolay ve kısa işe dâhil olun, bu işi hızlıca bitirelim, kenti yeniden inşa edelim der. Geleneksel tarzla çalışan Mimar Mühendise kibarca başarılar diler ve taşlara şekil vermeye devam eder…

Mühendis bir mühendislik ofisi açar, üzerine tabelasını asar. Yapacağı bina ile ilgili reklamlar verir, duyurular yapar, ortaklar bulur. Yapılmamış binadan iddialı sözlerle satışlar yapar; büyük taahhütlerde bulunur; umutlar, beklentiler oluşturur. Öyle ki pek çok kimse başka projelerle uğraşmanın “abes”, “vakit kaybı”, hatta “vebal” olduğuna inandırılır. Mühendis kendi projesine destek verip, ona dâhil olanları “kurtulmuşlardan”, ötekileri neredeyse “gafillerden”, “hainlerden” ilan eder.

Yıllar sonra mühendis tek başına yapamasa da kendisine Hanımağa bir ortak bulur ve zor bela prefabrik binayı diker. Bu binanın dikilmesi ve varlığı mahallede kentte pek çok kesimi rahatsız eder. Zira bina herkesten ayrık ve şehre uzaktır. Tarz olarak aykırı, dış cephesi kışkırtıcı, mimari açıdan ne doğuya benzeyen ne batıya ait bir yapıdır. Bina kenti ikiye böler; zira bina ile ilgili kanaatler, yorumlar birbirine çok uzaktır. Şehirde yaşayanların bir kısmı bu batı-doğu melezi binayı “harika”, “müthiş”, “çok kullanışlı” ve “gerekli” olarak görürken; kentin ileri gelenleri ve şehrin yöneticileri ve bazı komşular dâhil büyük bir kesim binanın yapılmasından rahatsız olurlar. Mühendis ve taraftarlarının aksine çok önemli bir kesim binayı “berbat”, kullanışsız”, “tehditkâr” ve “zararlı” olarak algılarlar. Mühendis prefabrik binayı dikmesine diker, ama diktiği binaya TEK elektrik bağlamaz, belediye yol yapmaz, su idaresi su vermez. Üstelik bina aleyhine pek çok kurum ve kişi dava açmıştır; kapatılmasını ve mahalleden, kentten uzaklaştırılmasını istemektedir. Binadan ve binanın protest, kışkırtıcı duruşundan dolayı sadece bina değil, yakın çevresindeki bütün evler, mahalleler zarar görür. Ona komşu olmakla itham edilerek cezalandırılır. Hayali uzun süredir var olan ama yeterli altyapısı olmadan kısa sürede inşa edilen bina hem kentlinin öfkesi, hem de zamanın fırtınalarına, yağmuruna dolusuna dayanamaz. Frenk usulü inşa edilmiş şark giydirme ile kaplanmış, tahrik edici renklere sahip bu prefabrik bina uzun sürmez ve yıkılır. Sadece bina yıkılmaz, binaya bir şekilde emek vermiş, mühendis, usta, kalfa işçi, önünden geçmiş kim varsa büyük zararlar görürler.

Ama Mühendisin Öğrencileri aynı sevdadan vazgeçmezler. Hızlı ve çabuk bina-binalar yapıp, alabildiğine yükseltip şehre meydan okurcasına gökdelenler inşa etmek hep hayallerini süslemiştir. Zira binanın işlevsel olup olmadığı, ihtiyaca göre tasarlanması, usule uygun olarak dikilmesi, kentin dokusuyla uyumu, hemşerilerin hassasiyeti, ruhsat ve imar gibi konular mühendis ekolünün çok da umurunda olmamıştır. İçinde yaşanılıp yaşanılamayacağını da dikkate aldıkları söylenemez. Onlar için varsa yoksa gösterişli, dikkati çeken bir bina inşa etmek hep öncelikli olmuştur.

Başmühendisin mühendislik zekâsıyla ve hırsıyla büyümüş öğrencileri bu defa Hoca’larını by-pas ederek, biraz kenara da iterek başka bir araziye, hafiften tasarımı değiştirilmiş, kışkırtıcılığı azaltılmış, kısmen daha kullanışlı yeniden bir bina inşasına girişirler. Önceki tecrübeden hareketle mahalleliye daha kucaklayıcı yaklaşmaya, kentle uyumlu olmaya, kurallara uymaya ve otoritelerle çatışmamaya özen gösterirler. Dahası kendilerinin bir önceki Başmühendisle çok alakalarının olmadığını, projelerinin ondan bütünüyle farklı olduğunu, yönlerinin Garba dönük olduğunu deklare ederler. Bu defa kör gözüm parmağına değil, binayı uzlaşarak yapmaya çalışırlar. Kentin burjuvasıyla, aristokratlarıyla uyum içinde olmaya, onları ve diğer güç odaklarını tahrik etmemeye itina gösterirler.  Yakın komşulardan destek-dua ve katkı isterler; alırlar da. Pek çok komşu bunların eski mühendislik ekolünden farklı hale geldiklerini, daha yapıcı, kucaklayıcı olduklarını düşünerek bunlar için çalışır, çabalar. Hatta Taş Ustası ve arkadaşları kentin diğer kesimlerini gücendirecek kadar bunlara arka çıkar,  katkı verir, destek olur. Başlarda kentin yerleşik güçleri binayı yıkmaya, tahrip etmeye, ruhsatını iptal etmeye çok uğraşır. Bütün komşular el birliğiyle devreye girer, binaya tam destek verir. Mimar ve arkadaşları bunların en sıkıntılı hallerinde yanında olur; kentin azmanlarına karşı risk alır, onların önünde mücadele verir. Kent aristokrasisi hemşerilerin desteğine ve onayına rağmen bu binadan ve sakinlerinden rahatsızdırlar. Ama artık kentin dokusu, kentlinin kanaatleri, tavır ve tutumları değişmektedir. Uzun yıllar pek çok imar-ıslah adamının, ekibinin verdiği emekler kente ve kentliye yansımaya başlamıştır. Uğruna ömürler verilen, çileler çekilen kent, bu çilelerin, ıstırapların sonucu değişmeye, aslına dönmeye başlamıştır. Kentin halk üzerinde baskı kuran zorbaları elbirliğiyle etkisizleştirilmiş, şehir epeyce bir huzura ve sükûnete kavuşmuştur.

İşte ne olduysa oluşan nispi huzur ve sükûn ortamından sonra olmuştur. Eline gönyeyi, pergeli, cetveli alıp çizgilerle kesip-biçme, yönlendirip şekillendirme kültüründen gelen mühendislik ekolü yaşananları unutup “mühendis” olduğunu tekrar hatırlamıştır. Mühendis çevrelerde Hocalarının genetiği hortlamıştır. Mühendis olmanın ne kadar önemli, vazgeçilmez, biricik ve kutsal bir görev olduğu, başarıların sadece mühendislere ait olduğu, diğer asalakların(!) bu başarıdan pay ve “ganimet!” almalarının haksızlık olduğu zihinlerine düşmüş ve kendilerini buna bütünüyle inandırmışlardır. Daha ötesi birkaç yıl öncesine kadar yaşanan sıkıntılar, tehditler unutulmuş, bütün kentin hatta bölgenin tek hâkimi, patronu havasına girilmiştir. Şehrin imar planında bir sürü aksaklıklar, binanın işleyişinde büyük problemler varken mevcut imkânların, güç ve birikimin çok ötesinde mühendis refleksiyle geniş bölge için planlar yapılmaya, inisiyatifler alınmaya başlanmıştır. Mühendisin çocukları mühendisliğe geri dönmekle kalmamış, metropoller inşa etmeye, dikine dikine yapılar kondurmaya koyulmuşlar; tarihi şehrin eski silüetini dikkate almaz olmuşlardır. Üstelik bu yapılarda, icraatlarda, çizimlerde ihtiyaçlar, estetik, maliyet, komşu hakları, hemşeri hassasiyetleri dikkate alınmaz hale gelmiştir. Mühendis ekolü kenti temellük etmiş gibi kendilerini her konuda yetkili ve hak sahibi görmekte, cetvelin-gönyenin ne tarafı denk gelirse kesip biçmektedirler. Bu arada mühendisler kendi müteahhitlerini üretmişler ve kente onları da ortak etmişlerdir.

Komşuların katkısı, hemşerilerin desteğiyle şehrin zorbalarıyla ortak mücadele edilip tehlike atlatıldıktan ve Mühendisin çocukları kenti temellük edip, tekeline aldıktan sonra mühendis ekolü sağına soluna bakmaya başladı. Kendi ekolü dışında binada-kentte başkalarının da olduğunu fark etti. Dün desteğine muhtaç olduğu, yardım aldığı, binanın-kentin inşasına omuz vermiş bu kimseler mühendisin gözüne batmaya, fazlalık görünmeye başladı. Binayı biraz incelediğinde binanın farklı yerlerinde emektar Taş Ustası’nın ve onun arkadaşlarının elinden çıkmış kimi taşları, yapı malzemelerini gördü. Daha önce kendisine rahatsızlık vermeyen bu malzemelerin gözünü tırmaladığını, kendisine rahatsızlık verdiğini hissetti. Bu malzemeler farklı bir ekole, mimari zihniyete aitti ve sahiplenip bütünüyle benimsediği binasına, onun tarzına çok uymuyordu. Bu arada çevresindeki mühendislik ekolünden kimseler bu yapı araç gereçlerinin binayı çirkinleştirdiğini, göz tırmaladığını, hatta binanın mimari bütünlüğüne halel getirdiğini mırıldanmaya başladılar. Bazıları daha da ileriye gidip bunların yarın binanın varlığına, özgünlüğüne tehdit olacağını söyledi. Dolayısıyla bu malzemelerin binadan atılmasının, kentte meskûn Taş Ustasının arkadaşlarının ihracının çok isabetli olacağını yeni Başmühendise fısıldamaya başladılar. “Benim” diyerek yapının her parçasını sahiplenen Mühendis de farklı düşünmüyordu; ama tereddütleri yok değildi.

Taş Ustası ve işçilerine, onlara ait yapı malzemelerine dair olumsuz girdiler, kıylü-kaller arttıkça artar… Başmühendis daha fazla direnemez ve kendi tasarımları olmayan ne varsa “atılsın, çıkarılsın” der. Birileri: “ama efendim onlara da ihtiyaç var, şimdilik biz herboşluğu dolduracak, her malzemeyi üretecek durumda değiliz” deyince o zaman Başmühendis: “Pekâlâ şu geleneksel mimarın elemanlarını ve malzemelerini mutlaka çıkarın, tasfiye edin. Ama şehirdeki taraftarlarının gönüllerini de hoş tutmaya devam edin. İhtiyaç varsa başkaları şimdilik kalabilir. Onlardan boşalan yerlere de bulun birilerini koyun işte..” der.

Mühendislik refleksleri tekrar ve daha güçlü ortaya çıkan Başmühendis bir taraftan mimarın elemanlarını ve eserlerini tasfiye ederken öte yandan kendi tarzında mimarlar ve taş ustaları yetiştirmek için ocaklar kurma, mektepler açma talimatları veriyordu. Merhum Mühendis değilse de Öğrencileri geleneksel mimarinin ve taş ustalığının önemini kavramış, her şeyin sadece çizimle tasarımla olmayacağını anlamışlardı. Ama her şeye rağmen temellük ettikleri ve nesilden nesile ellerinde kalacağını düşündükleri binaya-kente başkalarını, ama özellikle Taş Ustasını ve işçilerini sokmama azim ve kararlılığındaydılar.

Başmühendis şehrin gelecek 100 yılını planlamıştı. Her şeyi kendi usulüne ve arzusuna göre belirliyordu. Tek başına karar verme, her işin kerametini kendinden bilme Başmühendise karşı mühendisler ekolü içinde de çatlaklar oluşmasına, cepheler açılmasına neden olmuyor değildi. Yola beraber çıktıkları pek çok arkadaşı şehrin bütün şebekesinin merkezi olmasından ve EGO’ya bağlanmasından hazzetmiyor; içten içe mırıldanıyorlardı. Ama şimdilik şehrin yönetiminin nimetlerinden yararlanma karşılığı sukutu tercih etmekteydiler…

Şehir kısmen imar edilmiş, kent halkı zorbalardan bir miktar kurtulmuştu. Başmühendis ve arkadaşları işin bittiğinden emin vaziyette çevre kentlerin mühendisliğine çoktan soyunmuşlardı. Ama halk tam rahata ermemişti, kaygıları sürmekteydi. Zira çevrede hala büyük gulyabaniler, zorbalar fink atmakta, şehre giden yoları kesmekte, kenti kuşatmaktaydılar. Kent yönetimi başarı sarhoşluğu ile meyhurdu. Başmühendisin hayal atından inmeye ve içteki tasfiyelerden vazgeçmeye niyeti görünmüyordu. Nitekim bu durumu gören kentin eski zorbaları ve bu zorbaların aveneleri, dış destekçileri birkaç ağacı bahane edip ortalığı katıp karıştırmayı başarmışlardı. Şehirde mutlak hâkimiyet kurma ve şehrin bütün kararlarını tek başına ve başkasını kaale almadan alma arzusu şehirde Başmühendise karşı pek çok ekolde ve kesimde bir alerji, tepki oluşturdu. Öyle ki bu tepki kentin huzurunu, birliğini tehdit eder hale geldi. Ama Başmühendis mühendis refleksiyle hala kendisini her şeyi düzenlemeye, tasarlamaya ve yapmaya yetkili ve muktedir görüyordu.

Gerçekte ise şehrin hem malzemeden anlayan ve ona iyi şekil veren mimarlara, Taş Ustalarına, hem de mühendislere, tasarımcılara ihtiyacı vardı…

Sonuçta her meslek ötekine gerekli ve her biri diğerine muhtaç. Uyumlu bir bütünlük, çalışma ortaya konabilecekken, hâkimiyet iddiası ve tahakküm çabası kente ve hemşerilere, imar faaliyetlerine zarar verdiği kadar taraflara da zarar veriyordu..

Evvel zaman içinde, kalbur hala saman içinde şehirde hayat tıngır mıngır akıp gidiyor…

Arama terimleri:

Share
Bu yazıyı beğendiyseniz, RSS ile yeni yazılarımdan haberdar olabilirsiniz. Gmail hesabınız varsa tüm beğendiğiniz siteler için Google Reader kullanabilirsiniz.

9 adet yorum var

  1. kemal

    Güzel bir deneme olmuş sayın hocam…Ellerinize sağlık.

  2. Mehmet

    Evvela deneme için yürekten teşekkür ederim. Ama sanki hâli anlatmakta beraber istikbale projektörünü birazcık da olsa tutabilseydi belki daha da güzel olabilirdi. Diğer taraftan keşke taze Başmühendis ve taifesi de tarafsız ve insaflı bir nazarla bu yazıya bakabilseler. Heyhat sanki onlar için tren sanki istasyondan çoktan kalkmış gibi. İçlerindeki ehl-i iman ve insafın kaçan bu treni yakalaması ve Taş ustasının birde bunların prefabrik birde bunların prefabrik binalarının enkazlarıyla uğraşmak zorunda kalmaması temennisiyle…

  3. Mehmet Ali

    Mahmut BEY büyük resmi herkesin anlayabilecegi bir dil ile anlatmissiniz. Kaleminize saglik. Tas ustasina cirak olanlara ne mutlu. Hic bir Zaman usta olma sevdasina kapilmadan cirak olmayi lütuf bilecek Buna mukabilde ustalara tas cikartacak islere imza almaya devam edeceklerdir. Insallah

  4. Yusuf Alper

    Mahmut bey yüreğinize , kaleminize sağlık..İnşaallah devamını bekliyoruz.. Daha önce farklı yazarlardan Günlük gerçek olayları hikayeleştirerek anlatanlar oluyordu.. Bu tarz yazmaya periyodik olarak devam ederseniz seviniriz.. Twitterda paylaştım.. Herkesin ilgisini çekti.. Var olan gerçekleri daha açık yazabiliyorsunuz böyle hikayeleştirerek.. Gerçek olarak yazdığınızda belki bazan Hukuki sınırlar, engeller, duvarlar sebebi ile tam istenileni yazamayabilirsiniz ama Hikaye tarzındaki anlatımlarda herhangi bir sınır yok.. Hani bazı aksiyon dizilerinde filmlerinde başta yazıyor ya “BU DİZİDE GEÇEN OLAYLAR VE KİŞİLERİN GERÇEK HAYATLA HİÇ BİR İLİŞKİSİ YOKTUR , TAMAMEN HAYAL ÜRÜNÜDÜR” diye :) :):) aslında cümle alem de biliyor ve görüyor ki gerçeklerle birebir örtüşüyor senaryo da kişiler de.. Sizin yazdığınız HİKAYE tarzıda öyle :) :) KISSADAN HİSSE ANLAYAN ANLIYOR NE OLUP OLMADIĞINI.. … :) :) Neticede hikaye :) :)

  5. B.sağlam

    Allah mimarın yardımcısı olsun. Akrep ile kurbağa hikayesi vardır Mahmut bey.AKREP İLE KURBAĞA’NIN DOSTLUĞU

    Akrep nehrin kenarında durmuş karşı kıyıya bakmaktadır.
    Geçmek istemekte ama suyu geçmek için yaratılmamıştır, korkar.
    Dostu olan kurbağaya seslenir:

    Kurbağa kardeş, seninle dostuz biz,
    dostluğumuz hatırına beni karşı
    kıyıya geçirir misin?

    Kurbağa kendinden emin bir şekilde:
    Yapamam akrep kardeş, evet seninle biz dostuz
    ama uzak durmalıyım senden.
    Sen bir akrepsin ve zalim bir iğnen var, çekinirim senden.

    Akrep, kurbağanın endişesini anlar, ama vazgeçmemiştir.

    Bak kurbağa kardeş;
    şimdi sen beni sırtına alıp karşıya geçirirken
    seni sokabilir miyim hiç?

    Bunu ancak bir aptal yapar.
    Ben yüzme bilmem ki, seni sokarsam ben de boğulur ölürüm.

    Mantıklı gelmiştir kurbağaya.
    Hem eski dosttular, neden soksun ki? Kabul eder.
    Akrep yaklaşır ve kurbağanın sırtına biner.
    Suyu geçmeye başlamışlardır yavaş yavaş.
    Derken, tam da suyun ortasında, kurbağa sırtında bir yanma hisseder. Akrep sokmuştur. Acı içerisinde
    başını çevirir:

    Neden? Neden yaptın bunu, bak şimdi sen de boğulup öleceksin…

    Akrep üzgün ve pişman bir şekilde şöyle der:
    Elimde değil.
    İŞTE BENİM TABİATIM BU…

    Akrep pişman olduğunda maalesef iş işten geçmiştir…

  6. Halil Erçetin

    teşbihte hata olmaz ama neden açıkça tayyip bey hatalıdır denmiyor ki.adamcağıza zaten herkes en ağır hakareti yapabiliyor.taş ustası mesela kendi okullarında marksistlere hocalık yaptırıyor mu?sadece gazete ve tv lerinde yazı yazdırıyor.demek ki neymiş,uyum adı altında herkese her yerde görev verilmezmiş.bence bu tip benzetmelerle bi yere varılmaz,insan harbi olmalı,delikanlı olmalı,açıkça ne diyecekse söylemeli.ayrıca ben de taş ustasını çok seviyorum…

  7. özden kahya

    sakın mühendis, taş ustasını kentin gulyabanilerine eski hakimlerine satmış olmasın hele bide mühendis bu kentin inşaasından nemalanıyorsa , eyvah eyvah vay haline mühendisin…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Mahmut Akpınar © 2014, Powered by Wordpress & HC-2011